CEMAL KAŞIKÇI OLAYININ KONSOLOSLUK HUKUKU BAĞLAMINDA DEĞERLENDİRMESİ
İçindekiler Tablosu;
1-Özet
2- Giriş
3- I. Konsolosluk Hukukunun Temel İlkeleri ve Kapsamı
4- II. Cemal Kaşıkçı Olayının Konsolosluk Hukuku Açısından Değerlendirmesi
5- Konsolosluk Binasının Dokunulmazlığı ve Türkiye’nin Müdahale Yetkisi
A. Konsolosluk Personelinin Sorumlulukları ve Bağışıklıkları
B. Türkiye’nin Pozitif Yükümlülükleri ve Soruşturma Süreci
C. Devlet Sorumluluğu ve Suudi Arabistan’ın Yükümlülükleri
6- III. Uluslararası Toplumun Tepkileri ve Hukuki Sonuçları
7- IV. Konsolosluk Hukukunun Geleceği ve Öneriler
8- Sonuç
9- Kaynakça
Özet
Bu makalede, Suudi Arabistan vatandaşı gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda öldürülmesi vakası, konsolosluk hukuku çerçevesinde ayrıntılı bir şekilde incelenmiştir. 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi (VKİS) ve ilgili uluslararası hukuk ilkeleri ışığında, konsolosluk dokunulmazlıkları, bağışıklıkları, devlet sorumluluğu ve ev sahibi devletin yükümlülükleri değerlendirilmiştir. Olay, konsolosluk binalarının dokunulmazlığı, konsolosluk personelinin sorumlulukları, Türkiye’nin egemenlik hakları ve uluslararası insan hakları hukuku açısından ele alınmıştır. Türkiye’nin soruşturma sürecinde karşılaştığı hukuki engeller, Suudi Arabistan’ın tutumu ve uluslararası toplumun tepkileri derinlemesine incelenmiştir. Bu vaka, konsolosluk hukukunun sınırlarını zorlayan bir örnek teşkil etmiş; bu tür ihlallerin önlenmesi için uluslararası iş birliği ve daha etkin denetim mekanizmalarının gerekliliği ortaya konmuştur.
Giriş
Cemal Kaşıkçı’nın 2 Ekim 2018 günü İstanbul’daki Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nda öldürülmesi, yalnızca bir cinayet vakası değil, aynı zamanda uluslararası hukukta derin yankılar uyandıran bir olay olarak karşımıza çıkmaktadır. Kaşıkçı, Suudi Arabistan yönetimini eleştiren yazılarıyla tanınan bir gazeteciydi ve evlilik işlemleri için konsolosluğa gitmişti. Ancak konsolosluk binasından bir daha çıkamadı. Türk yetkililerin yaptığı soruşturma, Kaşıkçı’nın konsoloslukta öldürüldüğünü ve cesedinin parçalara ayrılarak ortadan kaldırıldığını ortaya koymuştur. Bu trajik olay, konsolosluk hukukunun temel ilkelerini, devlet sorumluluğunu ve uluslararası insan hakları hukukunu derinden sorgulatan bir vaka olarak tarihe geçmiştir. Konsolosluk binalarının dokunulmazlığı, konsolosluk personelinin ayrıcalıkları, ev sahibi devletin egemenlik hakları ve uluslararası toplumun tepkileri arasındaki gerilim, bu makalenin ana eksenini oluşturmaktadır. Uluslararası hukuk bağlamında bu olayın yalnızca hukuki boyutlarını değil, aynı zamanda devletler arası ilişkilerdeki etik ve siyasi boyutlarını da ele almak kanaatimce önem arz etmektedir. Bu makalede, olayın konsolosluk hukuku bağlamındaki yansımalarını derinlemesine analiz ederek, bu tür vakaların önlenmesi için neler yapılabileceğini değerlendirmeye çalışacağım.
I. Konsolosluk Hukukunun Temel İlkeleri ve Kapsamı
Konsolosluk ilişkileri, devletler arasındaki diplomatik bağların ayrılmaz bir parçasıdır. 1963 Viyana Konsolosluk İlişkileri Sözleşmesi (VKİS), bu ilişkilerin düzenlenmesinde temel bir çerçeve sunmaktadır. Sözleşme, konsolosluk binalarının dokunulmazlığını (Madde 31), konsolosluk personelinin bağışıklıklarını (Madde 41 ve 43) ve konsolosluk görevlerinin kapsamını (Madde 5) düzenlemektedir.[1] Konsolosluk binalarının dokunulmazlığı, ev sahibi devletin izinsiz girişini engellemekte; ancak bu dokunulmazlık mutlak değildir. Konsolosluklar, ev sahibi devletin kanunlarına saygı göstermekle yükümlüdürler (Madde 55). Ayrıca, konsolosluk personelinin ağır suçlarda yargılanabileceği açıkça belirtilmiştir (Madde 41/1). Türk hukuk doktrininde bu konuda geniş bir mutabakat vardır. Örneğin, Rona Aybay, konsolosluk dokunulmazlıklarının sınırlarını tartışırken, bu tür ayrıcalıkların suç işlemek için bir kalkan olarak kullanılamayacağını vurgulamaktadır.[2]
Konsolosluk hukuku, devletler arasındaki ilişkilerin ötesinde, bireylerin haklarını da doğrudan etkileyebilmektedir. Özellikle yaşam hakkı gibi temel insan haklarının ihlal edildiği durumlarda, konsolosluk dokunulmazlıklarının kötüye kullanılması ciddi bir sorun teşkil etmektedir. Türk doktrininde, konsolosluk hukukunun bu tür durumlara yanıt verebilmesi için daha etkin mekanizmalar geliştirilmesi gerektiğini sıklıkla dile getirilmiştir.[3] Kaşıkçı vakası, bu tartışmaların ne kadar yerinde olduğunu bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bu nedenle Konsolosluk hukukunun yalnızca teknik bir çerçeve değil, aynı zamanda insan haklarını koruma misyonu taşıması gerektiği kanaatindeyim.
II. Cemal Kaşıkçı Olayının Konsolosluk Hukuku Açısından Değerlendirmesi
Konsolosluk Binasının Dokunulmazlığı ve Türkiye’nin Müdahale Yetkisi
VKİS Madde 31’e göre, konsolosluk binaları dokunulmazdır ve ev sahibi devletin yetkilileri ancak gönderen devletin izniyle bu binalara girebilir. Ancak bu dokunulmazlık, konsolosluk binasının suç mahalli olarak kullanılmasına izin vermez.[4] Kaşıkçı olayında, Suudi Arabistan Başkonsolosluğu’nun bir cinayet mahalli olarak kullanılması, konsolosluk binasının işlevine ve VKİS’nin ruhuna aykırıdır. Konsolosluk binaları, vatandaşlara hizmet sunmak ve devletler arasında iş birliğini kolaylaştırmak için vardır; bir cinayetin planlanıp işlenmesi için değil. Bu durum, Suudi Arabistan’ın VKİS’yi açıkça ihlal ettiğini göstermektedir.
Türkiye, egemenlik hakları gereği, kendi topraklarında işlenen bir suçu soruşturma yetkisine sahiptir. Türk Ceza Kanunu’na göre, Türkiye’de işlenen suçlar Türk mahkemelerinin yargı yetkisi kapsamındadır.[5] Ancak Suudi yetkililer, konsolosluk binasında detaylı bir arama yapılmasına izin vermemiştir. Türk yetkililer, konsolosluk binasına ancak 17 Ekim 2018 tarihinde, yani olaydan 15 gün sonra girebilmiş ve bu arama oldukça sınırlı kalmıştır. Daha da önemlisi, konsolosluk binasının aranmasından önce temizlik yapıldığına dair iddialar, delillerin karartıldığını ortaya koymaktadır. Türk hukuk doktrininde, bu tür bir tutumun, ev sahibi devletin egemenlik haklarını ihlal ettiği belirtilmektedir. Gündüz Aybay, konsolosluk binalarının suç mahalli olarak kullanılmasının, ev sahibi devletin müdahale hakkını meşru kıldığını savunmaktadır.[6]
Bu noktada, Türkiye’nin müdahale yetkisini yalnızca VKİS çerçevesinde değil, uluslararası teamül hukuku açısından da değerlendirmek gerekmektedir. Konsolosluk dokunulmazlıklarının mutlak olmadığı, özellikle ağır insan hakları ihlallerinde ev sahibi devletin soruşturma yapma hakkının öncelikli olduğu, Türk doktrininde de sıklıkla vurgulanmıştır.[7] Kanaatimce, Kaşıkçı olayı, konsolosluk dokunulmazlıklarının kötüye kullanılmasının ne kadar ciddi sonuçlar doğurabileceğini açıkça göstermiştir. Türkiye’nin bu süreçteki tutumu, hem hukuki hem de etik açıdan doğru bir duruş sergilediğini göstermektedir.
A. Konsolosluk Personelinin Sorumlulukları ve Bağışıklıkları
VKİS Madde 43’e göre, konsolosluk personeli, resmi görevleri sırasında işlenen fiillerden dolayı ev sahibi devletin yargı yetkisinden muaftır. Ancak Kaşıkçı’nın öldürülmesi, konsolosluk görevleriyle ilgili bir faaliyet değildir ve “ağır suç” kapsamına girer (Madde 41/1). VKİS’ye göre, konsolosluk personelinin ağır suçlarda yargılanması mümkündür.[8] Kaşıkçı olayında, Suudi konsolosluk personelinin cinayete doğrudan veya dolaylı olarak katıldığına dair güçlü deliller mevcut. Türk yetkililerin elde ettiği ses kayıtları, Kaşıkçı’nın konsolosluk binasında öldürüldüğünü ve bu cinayetin Suudi Arabistan’dan gönderilen bir ekip tarafından planlı bir şekilde gerçekleştirildiğini ortaya koymuştur.
Konsoloslukta teknik sorumlu olarak çalışan Zeki Demir’in ifadesi, bu bağlantıyı ortaya çıkaran bir başka husus olmuştur. Demir, ifadelerinde şu sözlere yer vermiştir; “Tandırı yakmamı istediler, bir panik havası vardı”.[9] Bu ifade, konsolosluk personelinin cinayete karıştığını ve delilleri ortadan kaldırmaya çalıştığını gösteriyor. Konsolosluk personelinin bu tür bir suça iştirak etmesi, VKİS Madde 55’te belirtilen “ev sahibi devletin kanunlarına saygı gösterme” yükümlülüğüne mutlak şekilde aykırıdır. Türk hukuk doktrininde, konsolosluk personelinin ağır suçlarda bağışıklık iddiasında bulunamayacağı, özellikle yaşam hakkı gibi temel hakların ihlal edildiği durumlarda yargılanması gerektiği belirtilmektedir.[10] Bu noktada, konsolosluk personelinin dokunulmazlık kisvesi altında suç işlemesinin, uluslararası hukukun ruhuna aykırıdır. Kaşıkçı vakası, bu tür bağışıklıkların ne kadar dikkatle uygulanması gerektiğini bir kez daha hatırlatmaktadır.
B. Türkiye’nin Pozitif Yükümlülükleri ve Soruşturma Süreci
Uluslararası insan hakları hukuku, devletlere yaşam hakkını koruma ve ihlallerini etkin bir şekilde soruşturma yükümlülüğü getirir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) Madde 2’ye göre, devletler, yaşam hakkını korumak ve bu hakkın ihlal edildiği durumlarda etkin bir soruşturma yürütmekle yükümlüdür.[11] Türkiye, Kaşıkçı’nın öldürülmesi olayında bu yükümlülüğünü yerine getirmeye çalışmıştır. Ancak diplomatik dokunulmazlıklar ve Suudi Arabistan’ın iş birliği yapmaması, soruşturmayı ciddi şekilde engellemiştir.
Türk yetkililer, olayın hemen ardından soruşturma başlatmış, ancak Suudi Arabistan’ın tutumu, bu süreci zorlaştırmıştır. Örneğin, Suudi savcının Türk yetkililere yeterli bilgi sağlamaması ve konsolosluk konutundaki su kuyusunun aranmasına izin verilmemesi, etkin soruşturma ilkesine aykırılık teşkil eden hususlar olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca, Suudi Arabistan, cinayeti işleyen ekibin konsolosluk binasından ayrılmasına izin vererek, şüphelilerin Türkiye’de yargılanmasını engellemiştir. Türk hukuk doktrininde, bu tür engellemelerin, ev sahibi devletin egemenlik haklarını ihlal ettiği ve uluslararası hukuka aykırı olduğu belirtilmektedir.[12] Hüseyin Pazarcı, devletlerin iş birliği yapmamasının, uluslararası hukukun temel ilkelerinden biri olan iyi niyet ilkesine aykırı olduğunu savunmaktadır.[13] Şahsen, Türkiye’nin bu süreçte gösterdiği çabanın, uluslararası toplum tarafından daha fazla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak Suudi Arabistan’ın tutumu, bu çabaları büyük ölçüde sekteye uğratmıştır.
C. Devlet Sorumluluğu ve Suudi Arabistan’ın Yükümlülükleri
Uluslararası hukukta, devletler, kendi organlarının veya yetkililerinin işlediği fiillerden sorumludur. Devlet Sorumluluğuna İlişkin Taslak Maddeler (2001) Madde 4’e göre, bir devletin organlarının fiilleri, o devlete atfedilir.[14] Kaşıkçı olayında, cinayetin Suudi Arabistan’dan gönderilen bir ekip tarafından işlendiği ve bu ekibin Suudi yetkililerle bağlantılı olduğu ortaya çıkmıştır. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın cinayetle bağlantılı olduğu yönündeki iddialar, devlet sorumluluğunu gündeme getirmiştir. Türk hukuk doktrininde, devlet sorumluluğunun bu tür olaylarda açıkça ortaya çıktığı ve Suudi Arabistan’ın uluslararası hukuka aykırı hareket ettiği belirtilmektedir.[15]
Suudi Arabistan, cinayeti “kontrol dışı bir olay” olarak nitelendirerek sorumluluğu alt kademe görevlilere yüklemeye çalışmıştır. Ancak bu yaklaşım, uluslararası hukukun temel ilkesi olan devlet sorumluluğunu göz ardı etmektedir. Türk akademisyenler, Suudi Arabistan’ın bu tutumunun, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı Madde 2/4’te belirtilen devletlerin egemen eşitliği ilkesine aykırı olduğunu savunmuştur.[16] Türkiye, kendi topraklarında işlenen bir suçu soruşturma hakkına sahipken, Suudi Arabistan’ın bu hakkı engellemesi, uluslararası hukuka aykırı bir müdahale olarak değerlendirilebilir. Bu durum, devletler arasındaki ilişkilerde etik bir krizin de göstergesidir. Hukuk perspektifinde, bu tür olayların devletler arasında güveni zedelediği ve uluslararası hukukun daha etkin bir şekilde uygulanması gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır.
III. Uluslararası Toplumun Tepkileri ve Hukuki Sonuçları
Kaşıkçı olayı, uluslararası toplumda büyük bir yankı uyandırmıştır. ABD, Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi ülkeler, Suudi Arabistan’dan şeffaf bir soruşturma talep etmişlerdir. Ayrıca BM İnsan Hakları Konseyi, olayın bağımsız bir şekilde soruşturulması için çağrıda bulunmuştur. Ancak Suudi Arabistan, uluslararası baskılara rağmen şeffaf bir soruşturma yürütmemiş; yalnızca birkaç alt düzey görevliyi yargılayarak sorumluluğu sınırlı tutmaya çalışmıştır. Türk hukukdoktrininde, bu durumun, uluslararası hukukun uygulanmasında devletlerin siyasi çıkarlarının hukuki sorumlulukların önüne geçtiği bir örnek teşkil ettiği belirtilmektedir.[17]
Olay, konsolosluk binalarının dokunulmazlığının kötüye kullanılmasının ciddi bir örneği olarak, VKİS’nin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Türk akademisyenler, konsolosluk dokunulmazlıklarının mutlak olmaması gerektiğini, özellikle yaşam hakkı gibi temel hakların ihlal edildiği durumlarda ev sahibi devletin müdahale hakkının güçlendirilmesi gerektiğini tartışmaktadırlar.[18] BM Özel Raportörü Agnès Callamard’ın 2019 tarihli raporunda, Kaşıkçı cinayetinin bir “devlet suçu” olduğu ve Suudi Arabistan’ın uluslararası hukuka aykırı hareket ettiği belirtilmiştir. Callamard, konsolosluk hukukunun bu tür olaylara karşı daha etkin bir şekilde uygulanması için reform önerilerinde bulunmuştur.[19]
IV. Konsolosluk Hukukunun Geleceği ve Öneriler
Kaşıkçı olayı, konsolosluk hukukunun mevcut çerçevesindeki eksiklikleri açıkça ortaya koymuştur. Türk hukuk doktrini, bu tür olayların önlenmesi için daha sıkı denetim mekanizmalarının gerekliliğini vurgulamaktadır.[20] Kanaatimce konsolosluk dokunulmazlıklarının kötüye kullanılmasını önlemek için bazı öneriler geliştirmek mümkündür. Bu hususu biraz açmak gerekirse;
Daha Sıkı Denetim Mekanizmaları: VKİS’ye ek bir protokol ile, konsolosluk binalarının suç mahalli olarak kullanılması durumunda ev sahibi devletin müdahale hakkını güçlendiren düzenlemeler yapılabilir.
Uluslararası İş Birliği: BM bünyesinde, konsolosluk binalarında işlenen suçların soruşturulması için bağımsız bir mekanizma kurulabilir. Türk akademisyenler, bu tür bir mekanizmanın, devletlerin iş birliğini artıracağını savunmaktadırlar.[21]
Devlet Sorumluluğunun Güçlendirilmesi: Devletlerin, konsolosluk personelinin işlediği suçlardan dolayı sorumluluk üstlenmesi için uluslararası baskı artırılmalıdır.
İnsan Hakları Odaklı Yaklaşım: Konsolosluk hukuku, yaşam hakkı gibi temel insan haklarını koruma yükümlülüğünü daha fazla dikkate alacak şekilde yeniden yapılandırılmalıdır. Türk hukuk yazınında, insan hakları odaklı bir yaklaşımın, konsolosluk hukukunun geleceği açısından önemli olduğu belirtilmektedir.[22]
Bu öneriler, yalnızca hukuki bir çerçeve sunmakla kalmaz, aynı zamanda devletler arasında etik bir iş birliği kültürünün oluşmasına da katkı sağlayabilir. Kaşıkçı olayından çıkarılması gereken emsal, hukukun yalnızca kağıt üzerinde değil, uygulamada da adaleti sağlayacak mahiyette olması zorunluluğudur.
Sonuç
Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi, konsolosluk hukukunun sınırlarını zorlayan ve uluslararası hukukun temel ilkelerini sorgulatan bir vaka olarak tarihe geçmiştir. Konsolosluk dokunulmazlıklarının kötüye kullanılması, ev sahibi devletin egemenlik haklarını ihlal etmiş ve yaşam hakkı gibi temel bir insan hakkının korunmasını engellemiştir. Türkiye, soruşturma sürecinde pozitif yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışsa da, Suudi Arabistan’ın iş birliği yapmaması ve diplomatik engeller nedeniyle tam bir aydınlatma sağlanamamıştır. Olay, konsolosluk hukukunda daha sıkı denetim mekanizmalarının gerekliliğini, devlet sorumluluğunun güçlendirilmesini ve uluslararası iş birliğinin önemini ortaya koymuştur. Türk hukuk doktrininde, bu tür olayların önlenmesi için insan hakları odaklı bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini savunulmakta, Kaşıkçı olayının, uluslararası toplumun hukukun üstünlüğüne olan inancı zedelediğini ifade edilmektedir. Gelecekte benzer ihlallerin önlenmesi için, konsolosluk hukukunun yeniden yapılandırılması ve uluslararası toplumun daha etkin bir rol üstlenmesi şarttır.
Kaynakça
…………..
